"Kadınların İsyanı" - Ömer F. Kurhan

Geçtiğimiz sezon kurulan (İTÜ) Taşkışla Sahnesi ikinci yılında Nazım Hikmet’in “Kadınların İsyanı” adlı oyununu sahneledi. İATP-G toplantılarına katılan tiyatrocular, Atölye’den çalıştırıcı desteği alan Taşkışla Sahnesi’nin az sayıda deneyimli tiyatrocuya sahip olduğunu, İTÜ kampüsünde aktif tiyatro faaliyetinin yaygınlık kazanmasında krtitik bir rol üstlendiğini bilmektedir. “Kadınların İsyanı” topluluğun bir tiyatro metnini esas alarak sahneledikleri ilk oyun. 2006-2007 sezonunda sergiledikleri “Sıradaki!”, topluluk üyelerinin kendi deneyim ve gözlemlerinden hareketle lisans eğitimini eleştirdikleri bir oyundu.

2007-2008 sezonunun başında Taşkışla Sahnesi Aristofanes’in “Lysistrata”sını sahnelemeyi amaçlıyordu. Belli bir süre bu oyunu çalıştıktan sonra, Nazım Hikmet’in V. Komissarjevski ile birlikte “Lysistrata”dan hareketle Rusça yazdığı ve Türkçe’ye Ataol Behramoğulu tarafından kazandırılan “Kadınların İsyanı”nı oynamaya karar verdi. Topluluk sıkışık olduğu söylenebilecek bir çalışma dönemi geçirdikten sonra, oyunu ilk defa 4 Mayıs’ta İATG kapsamında sergiledi.

Geçen yılla karşılaştırıldığında, topluluğun oyunculuk performansının belirgin bir gelişme kaydettiği görülebiliyordu. Şenlik programında yer almayan, ama Taşkışla Sahnesi’nin talebi üzerine organize edilen gün sonu söyleşisinde, ortaklaşılan bir eleştiri oyunda olay olay üstüne yığılırken zaman zaman evrimsel çizginin anlaşılmaz hale gelebilmesiydi. Yine, sahnelerin herbiri ayrı bir oyuna aitmiş izlenimi uyandıran üslup çeşitlemesine dikkat çekildi. “Kadınların İsyanı”nı önceden okuyanlar, bu durumun gerçekte metinden kaynaklandığını belirttiler. Taşkışla’nın aldığı bir önlem metni daha ekonomik hale getirmek olmuştu. Oyunun sıkışıklık yaşanan kısa bir dönemde hazırlanması, belli ki dramaturjik analizin ve metne müdahalenin gelişkin hale getirilmesini engellemişti.

Oyunu seyrettikten sonra, Taşkışla Sahnesi’nin geçen sezon tiyatro sanatı ile ilk tanışmanın ardından, bu sezon derinlik arayışının başladığı ikinci dönemine girdiği söylenebiir. Bu nedenle, “Kadınların İsyanı” için “eğitim prodüksiyonu” demek çok doğru olmaz. Taşkışla Sahnesi üçüncü sezona hazırlanırken, yeni bir topluluk olarak değerlendirilmesi yanlış olacaktır; dolayısıyla, kadrolaşma başarısı izlenecek bir topluluk haline gelmiştir denilebilir. İATP-G’ye düzenli temsilci yollayan, ortak organizasyonlara ilgisini yüksek tutan ve yıllar sonra İTÜ kampüsünün İATG’ye açılmasında kritik bir rol oynayan Taşkışla Sahnesi’nin yönetmen tiyatrosu rahatlığına sığınmaması, Atölye’den çalıştırıcıların açık ya da gizli “yönetmen” rolüne soyunarak bir “arka bahçe” kurgusuna yönelmeyip katılımı ve kollektivizmi özendiren üretim tekniklerini öne çıkarma çabası alternatif tiyatro adına desteklenemesi gereken eğilimlerdir.

Bu noktada, İATP-G’nin de üstlenmesi gereken rollerin olduğunu belirtmek gerekiyor. Pratik sonuçlar almaya hizmet eden bir dramaturji bilgisininin yaygınlık ve derinlik kazanması, sistem tiyatrosuna özgü, amatör tiyatro dünyasını da belirleyebilen katı işbölümü anlayışının aşılması ve hem esnek hem ucu açık bir uzmanlığın önünün açılması açısından belirleyicidir.

Taşkışla Sahnesi dahil, üniversite tiyatrolarının bu konuda belirleyici sorumlulukları var; doğrudan içinde yer aldıkları bilginin üretildiği ve öğretildiği üst kademe yapılar (üniversiteler) içinde eleştirel konumlar alırken, alternatif bilgi üretimi ve öğretimi için de sorumluluk almaları, tepkisellikle sınırlı ve kırılgan bir muhalefet anlayışının aşılması için gereklidir. “Kadınların İsyanı” gibi oyunların katılımı ve kollektivizmi teşvik eden bir çalışmanın seyirci nezdinde başarısını büyütmesi, dramaturji bilgisinin yaygınlık ve derinlik kazanmasına bağlıdır; aksi takidrde, “bir bilene” (yönetmen tiyatrosuna) teslim olmak ve sistem tiyatrosunun işbölümünü taklit ederek amatör tiyatronun “arka bahçe” kimliğini pekiştirmek kaçınılmaz hale gelecektir.


Ömer F. Kurhan (11.05.2008)

(Yazının alındığı adrese gitmek için başlığa tıklayınız.)